Muharrem Matemi ve Matem Orucu (Mustafa Düzgün Dede)

MUHARREM MATEMİ VE MATEM ORUCU

Mustafa Düzgün Dede

 

Kerbela olayı(680) meydana geleli beri, 1323 yıldır tüm Şia-i Ali kolları, özellikle Aleviler, bitmek nedir bilmeyen, acısı dinmeyen bir yası sürdürmektedirler. Bu aynı zamanda inanç ve ibadetin de belirleyici bir öğesi ve ilkesi haline gelmiş. Her yılın Muharrem ayında 12 günden az olmamak üzere, yer yer 15 güne varan bir süre, yas tutulur. Hazret-i Hüseyin başta olmak üzere, Kerbelâ şehitlerine, Oniki İmamlar’a olan bağlılık duyguları daha da canlanır, belirtilen sürenin her anı şehitleri anmakla, onlarla ilgili bilgileri yinelemekle, kitap ve mersiyeler okumakla geçer.

Hazret-i Hüseyin, Kerbela şehitleri ve Oniki İmamlar’ı anmayan Alevi ve Şii şair ve düşünür yok gibidir. Doğrudan Kerbela faciasını konu alan mersiyelerin kimileri Muharremiye diye de adlandırılır. Dünyada, hakkında çeşitli dillerde en çok mersiye (ağıt) yazılan kişi, hiç kuşkusuz ki Hz. Hüseyin’dir. Şiir ve deyiş edebiyatımızın köşe taşlarından birini oluşturan “Düvazde İmam”larda O ve bütün İmamlar veciz bir şekilde anıla gelmiş ve Cem Ayını’nın vazgeçilmez kesitlerinden biri durumuna gelmiştir. Cem, Kerbela’da Ehl-i Beyt mazlumlarına yaşatılan susuzluğu, açlık ve eziyetleri, inanç ve doğruluk konusunda gösterilen kararlılığı ifade eden çeşitli motiflerle donatılmış, bu nedenle akıtılacak olan gözyaşları işlenecek sevabın kaynağı olarak kabul edilmiştir.

Hz. Hüseyin, askeri anlamda, Kerbela’da yenilmiş; ancak sergilediği tutum ve kararlılık, Emevi baskı ve hileleri sonucu sönmeye yüz tutan Hak-Muhammed-Ali yolunun şahlanışı bakımından da tarihte eşine az rastlanan bir büyük zaferin öncüsü, önderi ve kahramanı olmuştur. Bu sadece Aleviler için değil, başka mazlumlar için de ciddi bir örnek oluşturmuş, ezilenlerin cesaret ve iman kaynağı olmuştur.

    Hicri ve Miladi Takvim Sorunu:

Muharrem Mâtemi’nin, Hicri takvime göre hesaplanıp tutulması öteden beri tartışıla gelen konulardan biridir. Özellikle Miladi takvimin kullanıldığı ülkelerde yaşayan Aleviler, sabit bir tarihin ya da olayın geçtiği miladi tarihin, yani her yılın 10 Ekim gününün benimsenmesini arzu etmekte, Hicriye göre yılda onbir gün önce gelen dönerli tarihlerden vazgeçilmesini istemektedirler. Halihazırdaki uygulamada sık sık karşılaşılan tarih belirleme zorluklarından böylece kurtulunacağı, durumun daha bir netlik ve kolaylık kazanacağı görüşü önesürülmekte. Gerçi söz konusu Miladi tarih konusunda başka öneriler de var, ancak bunlar doğru bir hesaplamanın değil, keyfi ve bilimsel esaslardan yoksun oldukları için üzerinde durmaya değmez. Biz burada 10 Ekim 680 tarihini temel almakta ve değerlendirmemizi buna göre yapmaktayız. Doğrusu, miladi takvimin getirdiği kolaylıkları yakından bilen ve yaşayan toplumlar bakımından bu yaklaşım ilk bakışta makul ve çekici bir görünüme de sahip. Ne var ki iş bu kadar basit ve rizikosuz değil.

Kerbela olayı 10 Ekim 680 yılında meydana gelmiş. Söz konusu görüş yanlılarına göre, Muharrem Matemi’nin her yıl bu tarihte başlaması daha doğrudur. Hz. Ali’nin Doğum Günü ve Sultan Nevruz, Hızır Orucu gibi Aleviler’e de ait olan diğer günlerin, her  yıl aynı tarihlerde gündeme gelmesi ve bu yüzden herhangi bir güçlüğün yaşanmaması, insanları Muharrem Matemi’nin de böyle sabit bir tarihte başlatılması düşüncesine yöneltmekte.

Besbelli ki böyle düşünenler, muharrem Matemi’nin dayandığı nedenleri, uyulması gereken zorunlulukları dikkate almıyor, işin kolayına kaçıyorlar. Anımsanacağı gibi Muharrem baştan sona yas temeline oturtulmuş, çeşitli zevk ve eğlenceden uzak durmak esas alınmıştır. Matem günlerinde hiç bir nedenle kan dökülmemesine, karınca gibi can taşıyan en küçük hayvanın dahi çiğnenmemesi, taze yeşilliklere dahi basılmaması, gülme ve neşelenmeden uzak durulması, giyim-kuşam ve temizlik konularında keyif ve gösterişten feragat edilmesi ve benzeri bir çok dünya halinden el çekilmesi, uyulması gereken başlıca kurallardır. Oysa Muharrem’de oruç, “matem”den bağımsız olarak ne düşünülür ne de tutulur. Çünkü yalnız “oruç” değil, “Matem Orucu” olarak kabul edilmiştir. Meseleyi sadece oruca indirgemek, bilerek ya da bilmeyerek, işi çığırından çıkarma çabalarının hile-şeriyesi olarak karşımıza çıkar. Kimileri de Sünni yurttaşlarla adeta yarış içine girerek, “Bizim de orucumuz var” deyip kendilerini savunma duygusunu tatmin etme dürtüsüyle bu tür yollara düşerler.

O halde öyle bir yöntem bulunmalı ki, hem Muharrem Matemi anlamından ve özünden bir şey kaybetmemeli, hem Kurban gibi bolca kanın akıtıldığı bir Bayram ile Muharrem Matemi’nin aynı günlere rastlamasını önlemeli. Ve de Oniki İmam Yası’nı tutan milyonlar hayvan kesme, can alma, kan akıtma gibi bir manzara ile yüzyüze gelmemeli. Kaldı ki Kurban Bayramı Alevi toplumu için de mukaddes bir gün sayılır ve her yıl düzenli olarak kutlanır. Bununla birlikte sadece Aleviler’in değil, diğer Müslümanlar’ın da Kurban Bayramı’nı kutladıklarını akıldan çıkarmamalı.

Hicri takvim dönerlidir ve her 36 yılda bir aynı tarihe gelip oturur. Peki gelip Muharrem Matemi ile çakışırsa ne olacak?  Alevi toplumu iki kutsal töreden birini seçmek, diğerinden vazgeçmek gibi bir çıkmazla karşı karşıya bırakmak akıl kãrı değildir. Esasen miladi takvim kullanacağız diye böylesine büyük bir rizikoyu göze almanın ciddiye alınır bir tarafı da yok. Tüm bu durumlar dikkate alınırsa, -ki alınmak zorunda- şimdiye kadar yapıla gelen uygulamanın doğru ve gerçekçi olduğu açıkça görülür.

Bu durumda Muharrem Matemi; Kurban Bayramı’nın ilk gününden başlayarak “bir” deyip yirmi gün saydıktan sonra, yirminci günün gecesi niyetlenip yirmi birinci gün başlatılmalıdır. Matem, yerel bazı farklılıklar dikkate alınırsa, genel olarak12 ila 15 gün kadar bir süreyi kapsar.

Bazı bölgelerde yas 12 gün sürer ve onikinci günün öğle vakti aşure ile bozulur. Bazıları da 13. güne sarkıtırlar. Bazıları da 15 gün tutarlar. Bir çok yerde kadınlar, Ana Fatma için bir gün önceden başlamak üzere bir günlük fazlasıyla tutarlar. Bunlar uygulamada görülen farklılıklar olup işin özünü değiştirmeyen özellikler olarak karşımıza çıkar.

 2. Kerbelâ’ya Yolaçan Gelişmeler:

Kerbela olayı, İslam tarihinde ciddi bir dönüm noktasıdır ve bu faciaya yolaçan gelişmeleri sadece Hz. Ali ile Muaviye arasındaki gerginliğe dayamak yetmez. Onun İslam dininin ortaya çıktığı, Muaviye’nin babası Ebu Süfyan ile Peygamber arasında geçen savaşlara kadar geri götürülmesi gerekir. Her ne kadar bazı çevreler gerçeği örtmeye çalışıyorlarsa da, Ebu Süfyan ailesinin İslam’a karşı savaşan kuvvetlerin başında bulundukları, İslam’ın zafere ulaşmasıyla ekonomik ve siyasal egemenliklerini büyük oranda yitirdiklerini görmezlikten gelmemeli. Ebu Süfyan’ın bu savaşlarda, özellikle Bedir’de, yakınları ve en güçlü savaşçıları öldürülür. Bozguna uğratılırlar. Bu savaşın iki önemli kahramanı Hz. Hamza ve Hz. Ali’diler. Ebu Süfyan’ın karısı ve Muaviye’nin annesi olan Hind de babasını ve kardeşini kaybeder. Nitekim kiraladığı bir zencinin Hamza’yı arkadan vurarak öldürmesi sırasında Hind, büyük bir hırçınlıkla cesede saldırıp, tırnaklarıyla cesedin göğsüne dalarak söküp çıkardığı kalbini yemeye başlaması kin ve intikam duygularının boyutlarını göstermek bakımından önemlidir. Tarihlerin yazdığına göre, soyuna vasiyette bulunarak “Bedir’in intikamını mutlaka almalısınız” demiştir. Bundan uzun zaman sonra  meydana gelen Kerbela faciasında, Yazid’in, kesilip kendisine sunulan Hz. Hüseyin’in başına bakarak yaptığı konuşmadan da anlaşılıyor ki Ebu Süfyan ailesi hala Bedir’in intikamını alma, kandavası gütme peşindedir.

Peygamber’in bir çok kere açıkça belirttiği Hz. Ali’nin vasiliği kararına uyulmadan Ebu Bekir’in hilafeti ele geçirmesi, tarafların tutumunu sergileyen ilk ve dikkate değer bir gelişme olmuştur.

Ebu Bekir zamanında ”Peygamber’in malı kamunun malıdır” gerekçesiyle  Hz. Fatma’dan alınan Fedek, halifenin bir yakınına mülk olarak bağışlanmıştır. Ömer ve Osman zamanında bu gibi meşru olmayan tasarruflar daha da artarak sürdü. Muhammed dininin esaslarına ters düşen çokça işler yapıldı, Kur’an’ın derlenip toparlanmasında uygunsuz yol ve yöntemler izlenerek, onun varlığına ve kutsallığına gölge düşürüldü. Osman; Beytülmal’ı, Muhammed’e düşmanlık yapanlara ve O’nun cezalandırdığı kimselere, kendi akraba ve yakınlarına sonuna kadar peşkeş çektirdi. Örneğin, kızının kocası Haris bin Hakem’e Fidek hurmalığını mülk olarak verdi ve büyük miktarda  para bağışında bulundu. Peygamber’e karşı savaşıp yenildikten sonra “mecburen” İslam’ı kabul eden Ebu Süfyan’a Beytülmal’dan 200 bin dirhem vermekte tereddüt etmedi. Yapılan hesaplara göre, Osman’ın akrabalarına Beytülmal’dan sağladığı çıkar, 126 milyon 770 bin dirheme ulaşmıştır.

Genel kanıya göre, Mekke aristokrasisinin önderi ve Umeyyeoğulları’nın başı Ebu Süfyan ailesi, başından beri İslam’a direnmiş, savaşı kaybettiğini anlayınca, taktik değiştirerek dini kabul eder görünmüş, bu kez kaleyi içinden fethetmeyi planlayıp durmuştur. Yani inanıp gönül bağlayarak değil, onu her vesile ile kendi yararına kullanma amaç ve hedefini seçmiştir. İslam’ın esaslarına bağlı kalmak yerine, onu, kurmayı düşlediği Roma İmparatorluğu gibi güçlü bir saltanatın ideolojisi haline getirmeyi planlamış ve bunda başarılı da olmuştur.

İmam Ali; Peygamber’in vasisi olduğu halde, hakkının yendiği duygusuna kapılıp, işi iktidar kavgasına ve kanlı çatışmalara vardırmamış. Kardeş kanının dökülmesinden şiddetle kaçınmış ve “müminlerin emiri” ve İmam olarak kalmayı yeğlemiştir. Nitekim Osman’ın halk tarafından linç edilmesinden sonra, kendisine gelip Halife olmasını rica eden ileri gelenlere verdiği cevap da bu yargımızı doğrular niteliktedir:

“Bırakın beni, benden başka birini arayın, bulun! Çünkü görüyorum ben, bu işin sonunda çok işler var; çok renklere boyanacak bu iş. Öyle bir hâle gelecek ki yürekler dayanamayacak, akıllar almayacak. Çevre sislendi, delil inkâr edilir oldu. Davetinize uyarsam, biliyorum neye uğrayacağım. Beni bırakırsanız, ben de içinizden biri gibi olurum; kimi emir yaparsanız onu dinlerim, ona itâat ederim; benim size vezir olmam, emir olmamdan daha hayırlıdır sizin için.”

Çünkü İmam Ali ve evlatları, yani Ehlibeyt, İslam’ın başından beri sahip olduğu inanç ve değerlerin korunması için ciddi ve acılı bir gayretin temsilcisi ve öncüsü oldular. Onlar için İslam’a uymak esastı. Yöneticilerin buna göre davranmaları, işi saptırmamaları başlıca ilke olmalıydı. Oysa daha önce keyfi bir dönem yaşanmış, en çok da Osman’ın yapıp ettikleri, bir çok şeyin bozulmasına yolaçmış, din bir başka mecraya sokulmaya çalışılmıştı. İmam Ali, tüm karşı çıkışlarına rağmen, halk tarafından halife yapılıp işbaşına geldiğinin hemen ikinci günü verdiği hutbede Osman’ın yaptıklarını ve kendisinin yapacağı düzeltmeleri şöyle dile getirir:

”Osman’ın şuna-buna verdiği arazinin, şuna-buna verdiği malların hepsi de Allah malıdır; âmmenin hakkıdır; hepsi bâtıldır ve hepsi Beytü-l Mal’e alınacaktır. Hatta evlendiği kadınlarla, parasiyle aldığı cariyeleri bile bulursam, onları bile ona ait saymam. Çünkü adâlette genişlik vardır; adâletle hükmetmekte âciz olan kişi, cebirle hükmederse, daha da âciz bir hâle düşer.”

Çarçur edilmiş olan para ve malların büyük bir bölümünü Beytülmal’e alan İmam Ali, bu kurumda ciddi bir düzenleme yaparak, kendisi dahil herkese sadece üçer dinar verilmesini kararlaştırdı. Geçmişte büyük maaş ve ikramlarla ödüllendirilmiş bulunanlar bu durumdan büyük rahatsızlık duyarak İmam’ın karşısına geçtiler.

Peygamber’in Veda Haccı’ndan dönerken Gadiru Humm’da yaptığı konuşmaya, vasiyetnamesini yazdırmak istemesindeki duyarlığına bakılırsa, O’nun da kendisinden sonra olacaklar konusunda ciddi endişeler taşıdığı söylenebilir. Bu konuşmasında İmam Ali’yi yerine vasi tayin ettiğini bildirmesi, ümmetinden Kur’an’a ve Ehlibeyt’e saygılı davranmalarını istemesinin sadece bir rastlantı eseri olmadığı anlaşılıyor. Mâide Sûresi, 5. Âyeti’nin gereği, yani Allah´ın emri olarak sözkonusu hutbenin irad edilmiş olması bile, İmam Ali’nin halife olmasına, haksızlıklarla karşılaşmamasına yetmedi. Bir yolunu bulup Ebu Bekir’i, ardından da Ömer ve Osman’ın halife yapmaları, sıra Ali’ye geldiğinde ise Şam Valisi Muaviye’nin, Osman’ın ölümünü bahane ederek ayaklanması, boşuna değildi. Çünkü İmam Ali ve evlatlarının sahip oldukları İslam anlayışı ile Muaviye’ninki arasında büyük fark vardı. Ehlibeyt, koşullar ne olursa olsun inancı önde tutuyor, sadakatte kusur etmiyor, inancın saptırılması girişimlerine seyirci kalmak istemiyordu. “Boylarınıza dönünce emin olduğunuz, inandığınız kişilere sözlerimi duyurun, onları çağırın; çünkü ben bu gerçeğin sörnüp yıpranmasından, yitip gitmesinden korkuyorum; ama Allah, kâfirler hoşlanmasa da nurunu parlatır” talimatının verilmesi, durumun nasıl bir noktada bulunduğunu ortaya koyuyordu.

Osman zamanında temelleri atılan, Muavi’ye döneminde sistemli bir biçimde yürütülen, Ali’nin İslam anlayışı ile bağdaşmayan bir diğer politika da, Araplar’ın “asıl Müslüman”, Arap olmayan diğer halkların da “mevali (yani alınıp satılmayan köle)” olarak  sınıflandırılmasıydı. Bununla birlikte, İslam öncesi Arap gelenek ve göreneklerinin giderek İslam dininin yerine konulması, “Şeriat” etiketi altında ve daha çok da Arap milliyetçiliğini empoze eden yaklaşımın her geçen gün ağırlık kazanmaya başlaması da Ali ve evlatları tarafından kabul edilir şey değildi.

Muaviye’ninse hesabı kendisine, Emevi saltanatının ihyasına dönüktü. İslam’ın esasları, kural ve normları, onun önüne koyduğu hedefe ulaşmasına yaradığı sürece değerli, değilse yerine başka şeyler koymakta sakınca yoktu. Emeviler, dünyanın dört bir tarafından Beytülmal’e akan büyük servete tek başına konmayı hedeflemiş, İslam’ın birçok ilkesini kendi çıkarları yönünde evriltmiş, buna karşı çıkan Ehlibeyt`i ise çıkarlarının önünde en büyük engel olarak görmüştür.

Muaviye, Hz. Ali’nin halife seçilmiş olmasını hazm edemedi, karşı çıkmak için Osman’ın öldürülmesini bahane edip Ali’yi bu olayın sorumlusu olarak gösterdi. Oysa Ali ve çocukları Osman’ı kurtarmak için çok çaba göstermişlerdi. Ali ile Muaviye arasında başgösteren Sıffın Savaşı’nda Muaviye kuvvetleri yenilmek üzereyken, ortaya atılan hileli bir öneri sonucu (Hakem olayı), zaman Muaviye yararına işlemeye başladı. Ali’nin bir rivayete göre Küfe’nin dar sokaklarından birinde kıstırılıp ağır yaralanması, bir diğer rivayete göre ise Küfe mescidinin önünde bir Harici tarafından 19 ramazan 661’de zehirli kılıç darbesiyle yaralanıp üç gün sonra şahadete ermesi, Muaviye’nin önünü açtı.

Kerbela Faciası:

İmam Hasan’ın şehit edilmesinden sonra, Ümeyyeoğulları’nın çekindiği tek kişi İmam Hüseyin’di. Muaviye daha ölmeden önce, bunun önemini oğlu Yezit’e anlatmıştı. Hüseyin, Muaviye’ye ne biat etmiş ne de yüz vermişti. Muaviye, daha ölmeden, oğluna yeteri kadar destek bulabilmek amacıyla İmam Hüseyin’e bir mektup yazmış, fakat sert bir cevapla karşılaşmıştı. Hüseyin cevabi mektubunda şöyle diyordu:

“Halka senin hükmetmenden daha büyük bir fitne bilmiyorum”.

Bununla birlikte, Muaviye’nin yaptığı kötülükleri bir bir sayıp dökerek, Yezit gibi “ahlaksız bir adamı” halife diye dayatmasını kınıyordu. İmam Hüseyin bir inanç önderi olarak dünya malına, saltanata değil, sahip olduğu inanca ve onun pürüzsüz olarak varlığını korumasına önem veriyordu.

Muaviye, 680’de öldü ve Yezit halife oldu. Emevi saltanatının tam da bu esnada sahib olduğu debdebeyi, a. Gölpınarlı şu sözlerle ifade ediyor:

“… Müslümanlıkta saltanat sarayıyla-debdebesiyle, vezirleriyle-nedimeleriyle, ordusuyla-kumandanlarıyla, zındanlarıyla-celladıyla, ihsanıyla-inamıyla, zulmüyle-kahrıyla ve saltanat hanedanıyla-keyfi idaresiyle, hazinesiyle ve yoksul, sürünen halkıyla kurulmuştu. Kisralar, Arap Kisrası’nın makamını bir bir alacaklardı; Roma İmparatorluğu, ayrı bir dille, hükümlerine baş eğilmeyen bir dinle, fakat İslam kisvesine bürünerek tarih alanına çıkmıştı artık. Kendisine böyle bir saltanatı devreden babası ölürken bile başucunda bulunmak lüzumunu duymayan, avlanmakla gönül eğleyen Yezid, gününü-gecesini çalgı-çağanak dinlemekle, köçek-çengi oynatmakla, içip kendinden geçmekle sürdürmeyi adet edinmiş bir kişiydi…”

Yezit ilk iş olarak Medine Valisi Velid’e bir mektup göndererek, derhal Hüseyin’i çağırıp Yezit’e biatını almasını, değilse kellesini emretti. Ancak Hüseyin buna boyun eğmedi ve kellesini almaya da cesaret edemediler. Mervan «Hüseyin’i bırakma, hapset; giderse bir daha ele geçmez; ya biat etsin, ya boynunu vurdur» sözleriyle Velid’e çıkışınca, Yezid ve yandaşlarının niyetleri iyice açığa çıkmış oldu. Hz. Hüseyin taraftarlarının kapının önünü tutmuş olmalarının anlaşılması sonucu kan dökülmesi önlenmiş oldu.

Bu olaydan bir gün sonra, İmam Hüseyin büyüklerinin kabirlerini ziyaret ettikten, Haşimoğulları’na ve Basralılar’a birer mektup yazdıktan sonra Kûfe’ye gitmek üzere harekete geçti.

Haşimoğulları’na, yani akrabalarına yazdığı mektupda “Kendileriyle gelenlerin şehid olacaklarını, kendilerine uymayıp kalanların da bir fethe, bir huzura erişemeyeceklerini” bildirdi. Basralılar’a hitaben yazdığı mektubunda ise, karşı karşıya bulunulan durumu ve hareketinin gerekçelerini anlatıyordu.

Mekke’de kalması ve olmazsa Yemen’e gitmesi gibi önerilere iltifat etmeden, kendisine mektup yazıp dâvet eden Kûfeliler’e daha önce söz verdiğini, bu nedenle oraya gideceğini bildirdi. Bu yüzden gerekli hazırlıkların yapılması amacıyla Amcası Akil’in oğlu Müslüm’ü önden gönderdi. Yezid, bu sırada Kûfe’ye Ziyad’ın oğlu Abdullah´ı Vali tayin etmişti. Sonunda Müslüm’ün Kûfe’de olduğunu öğrenen Abdullah bin Ziyad, Kûfeliler’in ihanetinden de yararlanarak onu ve çocuklarını bazı yandaşlarıyla birlikte katletti.

Denilir ki İmam, bu acı haberi ve Küfeliler’in ihanetini Kerbela yolundayken öğrenir ve şöyle söyler:

Dünya güzel gelse de, iyi saysan onu sen,

Allah’ın sevap yurdu daha güzel, bir bilsen,

Bırakılmak içindir toplanan bütün mallar;

Öyleyse neden düşkün mallara insan, neden?

Değil mi ki bedenler ölüm için çatılmış

Daha üstün elbette Allah yolunda ölmen, kılıçla öldürülmen

Allah esenlik versin ey Ahmed soyu size

Görüyorum yakında ayrılacağım sizden.

Kerbelâ; Bağdat`ın 90 km kadar güneybatısına düşen, Fırat`ın sağ kıyısından 25 km uzaklıkta, Irak sınırları içinde, çöl sayılan bir yörenin adıdır. Aleviler buradan bahsederken “Kerb-ü belâ”, “Gelbelâ” gibi duydukları acıyı dile getiren deyimler de kullanırlar. Kerbelâ olayının meydana geldiği zaman bir çölden ibaret olan burası Osmanlılar zamanında bir şehir halini almıştır. Kerbelâ, İslam tarihinde Hz. Hüseyin, ailesi, akrabaları ve dostlarının, Muaviye oğlu Yezit tarafından burada ablukaya alınıp katledilmeleriyle bilinen bir yerdir.

Tarih, Hicret’in 61. yılı Muharrem ayının onuncu gecesini, yani 10 Ekim 680’i gösteriyordu. Kerbela denilen yere ulaşmışlardı. Karşılarında ilkin 20 bin, daha sonra sayısı 30 bine çıkarılan kocaman bir ordu vardı. İmam Hüseyin’in karargâhında korku ve hüzün havasından çok âdeta bir bayram havası vardı. Herkes son savaşını en kusursuz biçimde ve kahramanca başarmak için hazırlık yapmaktaydı. Savaş düzenine girmekten başka çare kalmamıştı. Hüseyin sağ koluna Kayn oğlu Züheyr’i, sol tarafına da Habib’i memur etmişti. Sancaksa Eb’ül Fazl Abbâs’ın elindeydi. İlkin İmam Hüseyin öne çıkıp kendisini tanıttı ve herhangi bir kusuru bulunmadığını yineledi. Düşmansa ”Yezid’e biat etmedikçe, bu sözlerin yararı yok” dedi ve Sa’doğlu, yayını gerip ilk oku Hz. Hüseyin’e atarak, savaşı başlatmış oldu.

Evet, savaş başlamıştı. Hurri Riyahi, Yezid ordusunda yeraldığı için çoktan pişman olmuştu. Yanında oğlu, kardeşi ve kölesi olduğu halde, Yezid ordusundan ayrılarak, at sürüp İmam’ın huzuruna geldiler. ”Mahçubum. İlk karşı duran bendim, izin verin ilk ölen de ben olayım!” dedi. Kahramanca dövüştükten sonra ilkin Hurr ve ardından da kardeşi, oğlu ve kölesi şehid oldular.

Bunları Avsece oğlu Müslüm, Muzahir oğlu Habib, Ebû-Veheb Abdullah ve annesi, Ebu Sumame, Habib, İmam Hüseyin oğlu Ali Ekber, İmam Hasan oğlu Kasım ve bir kardeşi, Ebül Fazl Abbas, İmam Hüseyin oğlu henüz altı aylık olan Asgar gibi onlarcası peşpeşe sehid oldular…

Zeynel Abidin 24 yaşlarında ve hastaydı. Meydana girip savaşmak istedi, ama İmam Hüseyin izin vermedi. Soyunun, Ehl-i Beyt soyunun yürümesi için onun yaşamasının gerekli olduğunu bildirdi.

Sıra İmam Hüseyin’e geldiğinde, artık geride erkek kalmamıştı. Kahramanca dövüştü ve sonunda ordunun dört koldan saldırması sonucu şehid oldu. Kimse başını kesmeye cesaret edemedi. Ancak Şimr koşup, oniki kılıç darbesiyle başını kesti.

Toplam 72 kişi şehit olmuştu.

Hz. Hüseyin’in başı ve diğer başlar ile esirler ise Şam’a, Yezit’e gönderildi.

Evet, Şah Hüseyn-i Kerbela’nın çok güzel belirttikleri gibi, “suret aleminde” yani görünürde 72 kişi, 30 bin kişilik bir zulüm ordusuyla kahramanca dövüşmüş ve fakat yine “bu alemde” yenilmişti. Ne var ki söz konusu Emevi ordusu ve önderi Yezit; insanlık vicdanında ve mana aleminde “lanet” damgasını yemiş, İmam Hüseyin ve yandaşları karşısında tarih boyunca yenilmişti. İnsanoğlunun nefretle yükselttiği ”lanet Yezid’e!” sesleri arasında sayısız kereler kahrolmuştu. Dahası işlediği bu insanlık ayıbının utancıyla, belleklerden silinmeyen bir kötülüğün, insanlık tarihi boyunca işlenebilecek kötülüklerin sembolü olarak anılacak ve daha nice bin yıllar ”lanet”e müstehak görülmeye devam edecektir.

Muharrem Mâtemi Erkânı:

Daha önce belirtildiği gibi, Kurban Bayramı’nın ilk gününden başlayarak 20 gün sayıldıktan sonra, yirminci günün akşamı, yer yer farklı olmakla birlikte şu “niyet tercümanı” okunarak niyet edilir:

“B-ism-i Şâh, Allah Allah!

Er Hak- Muhammed-Ali âşkına, İmâm Hüseyin Efendimiz’in susuzluk orucu niyetine, Kerbelâ’da şehid olanların tertemiz ruhlarına, Fâtıma-tüz Zehra’nın şefaatına, Oniki İmamlar, Ondört Masum-u Pakların şevkına!

Onyedi Kemerbestler’in hürmetine; hazır, gaip ve gerçek erenlerin himmetleri üzerimizde hazır ve nazır ola. Yuf münkire, lanet Yezid’e, rahmet mümine!

Gerçek erenler demine, dost erenler hü!

Sekkahüm ya Hüseyin!

Allah eyvallah hü dost!”

Alevi toplumunda, oniki gün süresince, Hz. Hüseyin’i ve Kerbelâ şehidlerini anma ve Yezid’e lânet okuma anlamında, hemen hemen her dakika değerlendirilebilir. Bu tümüyle kişinin kendisine ve ona uygun düşen koşullara bağlıdır. Bunu belirli sözlerle sınırlamanın olanağı yok.

İftar zamanı saat ve dakika ile belirlenmiş değil, bu genellikle akşamın geç dakikalarına tekabül eder. Gecenin onikisinden önce ve aşırı derecede doymamak üzere, sadece bir kez yenir, tâ ertesi gün aynı zamana kadar. Buna “iftar” değil “ağız mühürü” olarak adlandırılır.

Ağız mühürünü bozmak ya da iftar için genellikle şu tercüman okunur:

“B-ism-i Şâh, Allah Allah!

İmam Hüseyin’e, onun soyuna ve dostlarına selâm olsun! Yezide, soyuna ve yandaşlarına sed hezaran (yüz bin kere) lanet olsun!

Hak matem oruçlarımızı kabul eylesin. Gerçeğe Hü!”

Yasın bitiminde, Aşure kazanının başında okunacak dua şöyledir:

“B-ism-i Şâh, Allah Allah!

Bârekallah, şehidler Şâhı İmam Hüseyin Efendimiz’in ve Kerbelâ şehidlerinin yüce ruhlarının şâd olması için bârekallah!

Cümle erenlerin ruhları için bârekallah!

Kurbanlarımızın kabülü için bârekallah!

Âhirete göçenlerimiz ve yaşamakta olanlarımız için bârekallah!

Gökten hayırlı rahmet, yerden hayırlı bereket vermesi için bârekallah!

Muhammed Mustafa, Ali el-Murtaza, İmam Hasan, İmam Hüseyin, Kerbela şehitleri ve Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli hakkı için barekallah!

Gerçeğe Hü!”

Aşure yendikten sonra da şu dua okunur:

“B-ism-i Şâh, Allah Allah!

Allah-Muhammed ya Ali!

Oniki İmam Efendilerimiz’in ruh-u revanları şad-ü handan ola!

Münkir-münafıklar mat ola!

Müminler şad ola!

Cümlemize Hak’dan hayırlı kısmetlerin verilmesi için Nur-u Nebi, kerem-i Ali, Pirimiz Hünkar Hacı Bektaş-ı Veli demine Hü!

Matem süresince, Matem’le ilgili bilgilendirme yapılır, kitaplar okunur ve dualar edilir.