Hızır ve Hızır Orucu (Deniz Kıral-Ali Kılıç)

 

 

Hızır Orucu ne zaman tutulur:

1) Şubat ayının ikinci haftasında Salı, Çarşamba ve Perşembe günü Oruç tutulur

2) Ocak ayinin son haftasından itibaren 3 hafta boyunca Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri Oruç tutulur

3) 14 Ocak´tan itibaren 4 hafta boyunca her Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri Oruc tutulur

4) 14 Ocak´tan itibaren 4 hafta boyunca her Perşembe günü Oruc tutulur

5) 14 Ocak´tan itibaren 4 hafta boyunca 1, 3, 5 yada 7 gün Oruc tutulur

6) Baze örgütlenmelerde bugüne kadar Oruç 13 – 15 Şubat tarih arasında tutulur

Ama en cok Aleviler içinde yaygın olan Şubat ayının ikinci haftasında Salı, Çarşamba ve Perşembe günleri Oruç tutulur, Perşembe akşamı Oruc açıldıktan sonra Aleviler´in kutsal günü olduğundan dolayı ibadet edilir.

(Deniz Kıral tarafından eklenmıştır)

 

 

 

 

Hızır ve Hızır Orucu

Ali Kılıç

(Bu yazı, Ali Kılıç’ın, Avrupa Alevi Akademisi Yayınları arasında çıkan Hızır ve Hızır Orucu adlı kitabı özetlenerek hazırlanmıştır.)

 

Hızır, bugün oldukça geniş bir coğrafyada dara düşenlerin, ezilenlerin, karda tipiye tutulanların, denizde boğulmak üzere olanların, işkence görenlerin, hastaların, fakir ve yoksulların, “yetiş imdadıma ya Hızır” diyerek yakardıkları ortak bir kurtarıcıdır. Ölümsüz olduğu bilinir.

Hızır; Alevilere göre, kimi zaman bir melek, kimi zaman kurtarıcı ve yaratıcıdır. Alevi kızılbaşlar misafiri Hızır’la, Hızır’ı da Hz. Ali ile özdeşleştirmişlerdir. Hızır, Nebî’dir (yani peygamberdir); Hızır, Şâh-ı Merdan Ali’dir. Ya da Hz. Ali’nin insanlara anında yardıma koşması için görevlendirdiği yanı başımızdaki temsilcisidir.

Hızır inancının izlerini Nuh Tufanı’nda, Tevrat’ta, Kur’an’da, Hz. Ali’nin kabrinin bulunduğu Necef’te, Hz. Hüseyin’in şehid olduğu Kerbelâ’da bulmak mümkündür. Yakın tarihimizde Orta Asya’da Ahmet Yesevi’de, Anadolu’da da Hacı Bektaş Veli, Abdal Musa, Şah Kulu, Seyyit Battal Gazi, Hamza Baba, Pir Sultan Abdal ve Dersim’deki Düzgün Baba’da olduğu gibi Alevilerin ziyaret yerleri ve önderleri bünyeside yaşatıldığını biliyoruz.

Bu arada Hızır inancının yüzyıllarca önce Anadolu’dan Balkanlar’a göç edenler aracılığıyla Arnavutluk’a oradan da Makedonya’nın Tetova kentinde bulunan Harbâti Baba’ya ve çeşitli yörelere kadar taşındığını, gelenek ve görenekleriyle Balkanlar’da yaşatılmakta olduğunu bilmekte fayda vardır. Türkiye’den 1960’lı yıllarda işgücü olarak başta Almanya olmak üzere, Avrupa ülkelerine  gönderilen Aleviler aracılğıyla Hızır’ın Avrupa’ya ve hatta Amerika’ya kadar uzandığına tanık olmaktayız. Bugün Avrupa’da doğup büyümekte olan Alevi çocukları Hızır’ı yaşadıkları ülkenin dilinde yorumlayıp anlatıyorlar. Artık “Hızır bana yardım et” yerine “Hızır hilft mir” demektedirler.

Takdir edilir ki, “Hızır” adı, somuttan soyuta geçildiğinde; koruyucu, kurtarıcı, yaratıcı, yardımcı kimliği nedeniyle; yarı insan, yarı melek, yarı peygamber simgesi olarak karşımıza çıkabiliyor. 

Hızır, toplumsal yaşamda adalet ve güvencenin de sembolü olmuştur. Haksızlığa uğrayanları “Hızır belanı, cezanı versin” dediklerini ve burada haksızlığa urayanların Hızır’ra nasıl inandıklarını görüyoruz.

Hızır Anadolu insanı için her zaman doğru, çalışkan, her yerde hazır–nazır, adaletli, yardımsever, dar günde imda da anında yetişen, bilge, ulu, evliya veya derviştir.
Öte yandan Hızır’ın yaşadığı dönemle ilgili olarak çeşitli düşünceler bulunmaktadır. Ancak, Hızır’ın Hz. İbrahim döneminde yaşadığı Babil’den göç ettiği tezleri ile birlikte, Süleyman Peygamber döneminde de yaşadığını iddia edenler bulunmaktadır. Ancak, üzerinde ciddiyetle durulan iddialardan biri de   Hızır’ın Hz. Musa’dan çok önce, İran hükümdarı Feridûn döneminde yaşadığı ve Zü’l-Karneyn’in öncü kuvvetlerini yönettiğidir. Bir başka iddia ise Hızır’ın, Hz. Musa döneminde yaşadığını anlatan bir görüşme ile bağlantılıdır.

Hızır’a verilen değeri Fakir Ednâ şu sözlerle dile getirir:

Çok günah işledim senin katında
Eriş Şâh-ı Merdan sen imdad eyle
Kul daralmayınca Hızır yetişmez
Yetiş Hızır Nebî sen imdat eyle

Türkiye’deki Aleviler tarafından cemlerde seslendirilen beyitlerde, Hızır’ın bir başka adının da Behrûz olarak dile getirildiği görülmektedir. Yine aynı beyitlerde adı Behrûz olan Hızır’ın Süryanice konuştuğu vurgulanmaktadır. Tanrı tarafından insanlara yardım etmek için görevlendirilmiştir. Kudüs’te oturduğuna inanılan Hızır, istediği anda istediği yerde görülebilir.

Aşağıda Hızır’ı hem Şâh-ı Merdan Ali olarak gören, hem de diğer adının Behrûz ve dilinin de Süryanice olduğunu vurgulayan Şükrü Metin Baba’nın beş kıtadan  oluşan bir nefesini aktararak, konuya açıklık getirmeye çalışacağız. 

Şâh-ı  Merdan Ali

Zulmet deryasını nur edip gelen
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir
Gariban mazlumun halini bilen
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir

Bir anda cevelan eder cihanı
Kalbi saf olanın dest ü damanı
Bir ismi Behrûzıdur lisani Süryani
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir

Merdi meydan eylemektir iyi er
Gafil olma kardeş çera´n söner
Her gördüğün Hızır bilmektir hüner
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir

Ehl-i iman eyler ikrar sebatı
Kendinde seyr eder sıfatı zatı
Hızır ile içen Ab-ı Hayatı
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir

Şükrü Metin Baba bu demden içer
Sâk-i kevser ile Sırât’ı geçer
Hızır’ı ademde arayıp seçer
Hızır-İlyas Şâh-ı Merdan Ali’dir

Kur’ân-ı  Kerim ve Edebiyatımızda Hızır:

Hızır veya Hızır-İlyas hakkında sağlam bilgiler edinebilmek için, geçmişe uzanmakta fayda var. Günümüze değin gelen Hızır’ın hangi tarihlerde yaşadığı ve geçtiği yerler hakkında kısaca bilgi edinmek, konuyu anlamak açısından önem taşımaktadır. Bu nedenledir ki, günümüzde Anadolu’da yaşayan Hızır’ın öncesine bir göz atalım.

Bunun için Kur’ân-ı Kerim’de ki “el-Kehf” (Mağara) sûresinin bazı özelliklerini aktarmakta fayda vardır. Kur’an-ı Kerim’in 83. sûresidir. Tamamı 110 ayetten oluşan el-Keyf’in 28. ayeti dışındakilerinin (28. ayeti Medine’de) tamamına yakını Mekke’de nazil olmuştur. Bu sûreyi diğerlerinden ayıran özellik üç önemli olayı içermesidir. Anlatılan her üç olay da tasavvuf çevrelerinde geniş yankı bulmuş ve konularla ilgili olarak çeşitli yorumlara neden olmuştur.

El-Kehf sûresinde anlatılan üç olay şöyle geçmektedir:

Ashab-ı Keyf adıyla tanınan kişilerin başından geçenler (9.-26. ayetler).

Asıl konumuzla ilgili olarak Hz. Musa ile Hızır’ın buluşmasını konu edinen (60.-82. ayetler).

Zü’l-Karneyn ve Ye’cuc Me’cuc olayıdır. (83.-98. ayetler).

İşte bu üç önemli ve ilgi uyandıran konular nedeniyledir ki, el-Keyf sûresi, müslümanlar arasında Yasin sûresinden sonra en çok okunan sûre olmuştur.
İslam tarihi ile ilgili olarak özellikle de Hallac-ı Mansur (857 yılında Tur’da doğmuştur. “Enel Hak” yani “Ben Tanrıyım” dediği için uzun yıllar hapis yattıktan sonra 922 yılında verilen fetva ile önce kolları ve ayak bilekleri, ardından kafası kesilerek derisi yüzülen Hallac-ı Mansur, Bağdat’ta idam edilerek halka teşhir edilir)- üzerine yaptığı araştırmalarıyla tanınan ve 1962 yılında ölen, dünyaca ünlü Fransız araştırmacı Louis Massignon, Hallac-ı Mansur ile ilgili ilk kitabını 1914 yılında yayınlar. Massignon, uzun yıllar emek verdiği çalışmasını “Hallac´ın Tutkusu – Mistik islam Şehidi” adı altında 2000 sayfalık eserinde toplamıştır.

Yine Buhari’nin Ubey bin Ka’b’dan aktardığı bir hadiste Peygamber şöyle demiştir:

“Hz. Musa’ya, insanların en bilgini kimdir diye soruldu? O da, benim karşılığını verdi. Tanrı, Allah bilir demediği için Musa’ya vahyedip şöyle azarladı: Denizlerin birleştiği yerde bir kulum vardır ki o senden bilgilidir.”

Yorumcular bu kulun Hızır olduğu görüşündeler.

İslam tarihi ile oldukça içli dışlı olan Massignon, Kur’an-ı Kerim’de yer alan bu üç olayın çok önemli olduğunun da altını çizmektedir. Massignon’a göre, bu üç olay, İslam dininin en önemli ipucunu vermektedir. Buna göre, birinci olayda, bütün kalpleriyle kendilerini Allah’ın iradesine teslim eden iman sahiplerinin üstünlüğü; ikinci olayda, Hz. Musa’nın karşısına çıkarılan manevi kılavuz durumundaki bilge, dervişin (Hızır’ın) esrarengiz kişiliğidir. Üçüncü olayda ise, buna ramen, insanın kendini buna karşı koymaya çalışmaktan alıkoyamamasıdır.

Yer güçlüğü yüzünden El-Kehf sûresinin 60-80. ayetlerini aktaramıyoruz. Burada Hz. Musa ile ona kılavuzluk eden esrarengiz (Hızır) şâhsiyet arasında geçtiği belirtilen olay ve konuşmalar, zãhir ve bãtın bilginlerince çokça yorumlanıp değerlendirilmiş. Musa, zãhiri bilginin; Hızır ise bãtıni bilginin sahibi olarak nitelendirilmişler. Sonunda gerçeği bilenin Musa değil, Hızır olduğu ortaya çıkmıştır.
Ne var ki, Hz. Musa ile gezip dolaşan, deyim yerindeyse ona akıl veren Hızır, kimi zaman peygamberlik mertebesine yükselmiş, kimi zaman da Hz. Ali’nin kendisi olarak kabul görmüş ve nesilden nesile yaşatılarak günümüze kadar gelebilmiştir.

Ab-ı Hayatı içtiği anlatılan Hızır’ın Mürşid-i Kâmil olduğunu Şah Hatayi’nin bir nefesinden aktaralım:

Azattır fenadan geçen
Ab-ı Hayat’tan içen
Zulmetin kapısun açan
Hızır sıfat veli gerek

Hatayi sözünün manisin verdi
Yar ile ettiği ahdinde durdu
Cebrail Musa’ya Hızır’a var dedi
Mürşid-i Kâmile varmadan olamaz

Öte yandan 17. yüzyılda yaşamış olan Teslim Abdal şöyle söyler:

      Bülbüller gülşende efgana durdu
Hüseyin Hakkı içün serini verdi
Doldurdu doldurdu bir dolu verdi
Ol Hızır’ın yeşil eli sabakan

Yine 17. yüzyılda yaşamış olan Bektaşi şairlerinden Miskini şöyle yakarır:

      Alçaklı yüksekli gaip erenler
Alıver gönlümü zalim elinden
Hızır Nebî isen gerçek er isen
Alıver gönlümü zalim elinden 

19. yüzyılda yaşamış olan Harabi ise, Hz. Musa ile Hızır’ın görüşmesine şöyle atıfta bulunmaktadır:

      Mecmau’l-Bahreyn’e vardığım zaman
Hızırı buldum candan gulam oldum
Ledün ilmin bana eyledi ihsan
Sırr-ı sırru’llah’ın tamamı oldum

Ne var ki, bu iddiaların dışında gözden ırak tutulmaması gereken en önemli bir konu da, Hızır’ın bir koruyucu ve iyilik meleği olduğudur. Bunun için bazı kaynakların “neden savaşa katılmadı” şeklindeki söylemleri, barış, dostluk ve sevgiden yana olan bilge Hızır için doğal karşılanabilir.

Hızır kimilerine göre ölmüş bile olsa günümüze dek, dara düşenlerin, zorda kalanların, hasta olanların, yola çıkanların hep yanında olagelmiştir.
Hz. Musa ile arkadaşlık yapan, Hz. Muhammed’e ve Hz. Ali’ye dua öğreten, Bozat’ına binip mucizeler yaratan Hızır’dır. Önemli olan Hızır’ın yerde mi gökte mi, yaşıyor mu, öldü mü sorusu yerine, Orta Asya, Türkiye ve Balkan Alevileri’nin hâlâ günün yirmi dört saati onunla yaşıyor olmalarıdır.

Halk ozanlarımızdan Pir Sultan Abdal ise Hızır’ı şöyle anlatıyor bir şiirinde:

         Bismillâh dedim de girdim helâle
Gözüm açıb baktım bir hûb cemâle
Sıdk ile çağırdım ceddim Celâl’e
Eriş Hızır Nebî cânı gözlerim

Hızır ve Hızır Orucu 

Hızır, Anadolu insanının anlatımında değişik kıyafet ve görünümlerle zaman zaman, Bozat sırtında, kimi zaman da yaya olarak insanların karşısına çıkmıştır. Kimi zaman fakir kılığında zenginlerin evine konuk olarak, fakirlere yaklaşımlarını, yani yardımcı olup olmadıklarını sınamış. Kimi zaman da ak sakallı Derviş olup, dar zamalarda insanaların imdadına koşmuştur.

Hızır, ümmetini gözetler, denetler, vicdani değerleri ölçerek, gönüllere konuk olan, sevdalılara yardımcı, elle tutulmaz, gözle görülmez Nebî’dir, Şah-ı Merdan Ali’dir, evliya’dır, İnsan-ı Kâmil’dir.

Bağin fırınına kapatılıp yakılmak istenen Kureyş efsanesinde ise, Hızır’ın kartal donunda fırına girip kanat çırparak alevleri söndürdüğü ve ateşi kül, fırını buz kestirerek Kureyş’in kerametini sağladığı aktarılır.

Halk inaçlarına göre, Hızır gittiği ve gezdiği yerlerde herkesin carına yetişmiş olup, uğradığı konaklara bereket saçmıştır. Yine bir başka anlatıma göre Hızır Orucu sırasında genç kızlar ve erkekler oruç akşamları su içmeden yatarlar. Rüyalarında kendilerine kim su ikram ediyorsa, ilerde onunla evlenileceklerine inanırlar. Fakir Edna bir deyişinde şöyle söyler:

     Yalvarması  boynumuza farz oldu
Edeb erkân mü’minler arz oldu
Mü’minin secdesi Hak niyaz oldu
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle 

     Kim kaildir mahşere kalan davaya
Şah Hasan’a ağu vedi Muaviye
Hüseyin mürrüvvet eyle canıma
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

     Musa Kãzım ile salayı veren
İmam Rıza ile mescide giren
Takî ile Nakî canıma gelen
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

     Askeri’nin askerine katılan
Kul olup Belh Buhara’da satılan
Çöl Kufe şehrinde nara atılan
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

     Kırklar’ın cemine beraber gelen
Servet Muhammed’in bacını alan
Sancağın çekip Zülfikâr çalan
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

     Fakir Ednâ’m der ki bu sırra eren
Üstadım Hatayi darına duran
Tamuda yanar mı nurunu gören
Yetiş Hızır Nebî sen imdad eyle

Görüldüğü gibi Alevi insanı Hızır’ı her yerde yanında görmek istemiş, Yaradan’ın temsilcisi olarak kabul etmiştir. “Yetiş Ya Ali, Ya Hızır” diyerek, Hz. Ali ile Hızır’ı bütünleştirmiştir. “Hızır, Hazır ve Nazır”dır diyerek, insanların yanlış yapmalarına engel olmuştur. Yine, Orta ve özellikle Doğu Anadolu’da, avlanmalarının günah olarak kabul edildiği, dağ keçisine avcılar tüfeklerinin namlusunu yönelttiklerinde karşılarında ak sakalı ile dimdik duran, hiç konuşmadan asasını sallayarak “dur” diyen bilge ve dervişin de Hızır olduğu anlatılır.

Dersim bölgesinde söylenen ve kulaktan kulağa aktarılarak günümüze kadar gelen bir ağıtın sözleri şöyledir:

          Hızır sen dert ve gamların melhemisin
Denizlerin deryaların
Keleklerin gemilerin
Göllerin ırmakların

          Köprü ve çetin geçitlerin başısın, kılavuzusun
Hızır beklenmedik anın misafiridir
Dumanlı-tufanlı günün kavuşanıdır
Hızır çığırını/izini kapatma tez yetiş, sakın geç kalma

Yola çıkanlara “Hızır Yoldaşın ola” denilerek, ona elçilik, rehberlik ve kollama misyonları da yüklenmiştir. Hâttâ, Kore savaşına katılan bazı Dersim’li askerlerin savaş sırasında, karşı askeri güçler tarafından kuşatma altına alındıklarında, “Yetiş Hızır” dediklerinde ak sakallı, asalı, bembeyaz giysiler içerisinde en önde koşanın, karşı güçleri bozguna uğratan komutanın, kendilerine öncülük eden bilge veya dervişin de Hızır olduğunu iddia ederler.

Hâttâ bu bölgemizde yani Dersim, Varto, Bingöl, Erzincan, Elazığ ve Sivas’ta Zazaca konuşan Aleviler, zaman zaman “Bizim Dilimiz Hızır Dilidir” derler. Hızır için niyaz-lokma (Hızır niyazı) pişirip dağıtırlar.

Hızır yeni doğan bebeğin, can çekişen hastanın başucundadır. Yola çıkan yolcu ona emanettir. Hızır emanetlerin bekçisidir. İnsanlarımız birine geçici olarak bir şey teslim ettiklerinde “Bu Hızır Emanetidir“ derler. Yine Doğu Anadolu’da en ağır bedduaların başında “Hızır kökünü kazıya” şeklindeki bedduadır.

Bir eve misafir gitmediği zaman uğursuzluk sayılırdı. İnanca göre, güneşin aydınlatmadığı, misafirin uğramadığı evde dirlik ve birlik olmazdı.

Şah Hatayi bir şiirinde O’nu şöyle dile getirir:

   Misafir aşk kapusunun dilidir
Hızır’ı sev kim sahibinin gülüdür
Tanrı misafiri pirim Ali’dir
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz

   Bir eve kahrola misafir gelmez
çalışsa çırpınsa ektiği bitmez
Çağırsa bağırsa bir yere yetmez
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz

   Hizmet eyle sen ki daima gele
Yavan yaşık bizim yüzümüze güle
Büyük küçük onu hep Hızır bile
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz

   Misafir gelir ki kısmeti bile
Misafir Hızır’dır özrünü dile
Hatayi’m uğruyu tut ver gele ele
Mihmanlar siz bize sefa geldiniz 

Hızır inancının oldukça yoğun olarak yaşatıldığı Tunceli (Dersim)’de Hızır ad olarak da çok kullanılır. Hızır Gölü (Golê Xızıri), Hızır Evi (Bonê Xızıri), Hızır Nişangãhı (Nisangê Xızıri) gibi bir çok ada rastlanılır. Hâttâ her ilçenin bile Hızır’ı vardır. Hozat Hızır’ı (Xızırê Xozati) veya Kırmızı Köprü Hızır’ı (Xızırê Pırdê Suri) gibi daha birçok yer ve ziyaretle karşılaşılır.

Anadolu halk inançlarına göre, Hızır genellikle dilenci ve fakir derviş kılığında, ak sakallı pir, nur yüzlü bir ihtiyar kisvesiyle dolaşmaktadır. Onu tanımak kolay ve mükün değildir. Ancak orta parmağıyla şehadet parmağının aynı boyda olduğu söylenmektedir. Hâttâ parmaklarından birinin kemiksiz olduğu da iddia edilmektedir. Görüldüğünde de genellikle bozatının üzerindedir. Buna göre, Hacı Bektaş Velayetnamesi’nde Hızır’ın Hacı Bektaş Veli’nin cenazesine bizzat geldiği anlatılırken bir tarifi de yapılır. Buna göre: “Yüzünde yeşil peçe, altında boz bir at, elinde bir mızrak bulunmaktadır.

Yine bu örneğe benzer Otman Baba Velayetnemesi’nde ise Zara’da bir çiftçi, çift sürerken aniden karşısında boz atlı yeşil cidalı, yüzü nikaplı bir server belirir.
Dede Korkut hikayeleri’nde ise Dirse Han oğlu Buaç’ı bozatlı Hızır ölümden kurtarır.     

Karacaolan ise Hızır’ı şöyle tarif eder:

       Deryalar üstünde Bozatlı Hızır
Benli Boz’a binmş o da geliyor

 Hızır Orucu Anadolu’da bölgelere göre farklı olarak tutulmaktadır. Örneğin Tunceli (Dersim)’de yaşamakta olanlar, Ocak ayının son haftası oruç tutmaya başlarlar. Ve üç hafta üst üste üç gün (salı-çarşamba-perşembe günleri) tutarlar. Perşembe günü aynı zamanda Aleviler’de kutsal ibadet günü olarak bilinir. Perşembe günü oruç açıldıktan sonra, Pir gelmişse, aynı günün akşamı evde cem tutulur ve dualar edilir.

Hz. Ali Divanı’nda günlerle ilgili yapılan değerlendirmelerde perşembe günü ibadet günü olarak kabul edilmiş olup şunlar yazılmaktadır:

             Penc-şenbîdir kazâ-yi hâcete
Kim o günde etti Hak emr-i duâ

“Perşembe gününde ihtiyaç sahiplerinin isteği yerine getirilir. Duâları işiten Cenâb-ı Hakk o günde arzu ve temennileri kabul ederek cevap verir”.

Cuma günü içinde şunlar yazılmaktadır:

         Cum’ada hoş ola tezvic-i arûs
Dâhi lezzât-i ricâl ile nisâı

“Evlilik, düğün yemekleri ve erkeklerle kadınların gerdeğe girmeleri cuma gününde olmaktadır. Bu tür işlerin böyle bir günde olması daha uygundur.”
Görüldüğü gibi perşembe günü bizzat Hz. Ali tarafından dua ve ibadet edilmesi için kutsal bir gün olarak kabul edilmiştir. Cuma günü ise, düğün ve eğlence günü olarak uygun görülmüştür.

Hızır orucu; köy köy, aşiret aşiret değişmektedir. Bunun iki ana nedeni var:
Birincisi; inanca göre Hızır’ın yaşlı olması nedeniyle yorulmamasını sağlamak içindir. Çünkü Hızır köy köy, ev ev dolaşarak küskünleri barıştırır. Zorda kalanların yardımına koşar.

İkincisi; Anadolu’da, eskiden dedeler, pirler, rehberler, tüm taliplerini genellikle yürüyerek dolaşmak zorunda kaldıklarından tüm köylere, aşiretlere aynı gün veya hafta (oruç tutulan üç gün) ulaşmaları mümkün olmadığı içindir ki, Hızır Orucu yörelere göre değişmiştir.

Aleviler, kış günü olmasına rağmen Hızır Gölü’ne gider, Bozat’ın ak köpükler arasında gölden çıkacağına inanırlar. Hızır Gölü’nden getirilen su, evlere, insanlara, hayvanara serpilerek uğur ve bereket getirmesi için dua ederler.
Anadolu’da yaşayan Aleviler, sabah güneşi doğar doğmaz, en yakındaki taşa veya ağaca “Ya Hızır” diyerek niyaz ederler. Bunun anlamı, Hz. Ali şehit edildiğinde güneşe dönerek göğe yükselmiştir. Dersim / Tunceli bölgesinde Hak-Muhammed-Ali üçlemesi birlikte ve sık sık ifade edilir. Dua edilirken “Hak-Muhammed-Ali yardımcın olsun” derler.

Hızır Orucu gece yarısından itibaren hiç yememek üzere tutulur ve akşam güneş batıp gün kararmaya başlayıncaya kadar devam eder.

Hızır Orucu; Diyanet İşleri Başkanlığı’nın ön gördüğü gibi, belli saat ve dakikalara bağlı olarak tutulmaz.

Buna göre perşembeyi cumaya bağlayan gece evin hatunu (hanımı) tarafından (en yaşlısı, en kâmili) genişçe bir tepsi içerisinde, dibekte iyice kavrulmuş olan orta Anadolu’da Köme veya kömme, Doğu Anadolu’da Qawute veya Qawut (Kavut) olarak ifade edilen lokmanın üstü kapatılarak ev damına veya bir odaya konulur. İnanca göre perşembeyi cumaya bağlayan gece Hızır haneye gelerek, Qawute’ye bir iz veya işaret koyar. Qawute üzerinde bir iz veya işaret görülürse kurban ile birlikte lokma olarak dağıtılır.  

Hızır Kurbanı:

Hızır kurbanı, sıradan kurbanlar gibi değildir. Kurban edilecek hayvan en az iki üç ay öncesinden belirlenip besiye alınır.. Bu süre içerisinde iyi muamele görür ve en iyi şekilde beslenir. Tuzu, suyu ve yemi eksik edilmez. Kurban önce temizlenir. Kesilmeden öne hayvan süslendirilip Dede huzuruna getirilir. Dede tarafından dualandıktan sonra, yola ve erkãna bağlı, huyu suyu temiz, eli bereketli biri tarafından kesilir. Kesilirken, kanına kimsenin basmamasına dikkat edilir. Akan kan ya temiz bir çukura akıtılarak üst kapatılır veya suyla kan yıkanarak, kan izi bırakılmaksızın iyice temizlenir. Kesilen kurban etinin bir kısmı pişirilerek ev halkına ve konuklara ikram edilir. Kalan büyük bir kısmı da kapı komşuya dağıtılır.
Kurban kemikleri gelişi güzel çöpe atılmaz. Kurban kemikleri açılan bir çukura özenle yerleştirilerek üstü kapatılır. Bu işlemler bittikten sonra hazır bulunanlar şu dua okunarak birbirlerine niyaz olurlar:

Hakk’tır Allahım, Muhammed mâhım, Ali’dir Şahım, Allah eyvallah!
Olfahr-ün nisâ, Hatîce Kübrâ, Nûr-u Kibriyâ, Allah eyvallah!
Sepper-ü Şüpper, Abidin server, Bâkır-u Ca’fer, Allah eyvallah!
Mûsâ-yî Kâzım, Rızâ İmâmın, Takii’dir dâim, Allah eyvallah!
Naki’dir İman, Askerî’dir cân, Mehdî-i devrân, Allah eyvallah!
Çardeh-i ma’sûm, Şehîd-i mazlûm, Cümlesi ma’lûm, Allah eyvallah!
Aşka bir cânım, Sırr-ı Rahmân´ım, Derde dermânım, Allah eyvallah!
Kanber-ü Selmân, Pir Balım Sultan, Bunlara İhsan, Allah eyvallah!
Yüzümüz yerde, Elimiz erde, Huzûr-u pîrde, Allah eyvallah!
Münîre kemter, Sizden ey server, stediği Kevser, Allah eyvallah!